16 Kasım 2016 Çarşamba

Kaşife Hicvetmek


Var oluşun hicvine iniyoruz şimdi.

Burayı keşfetmek için her nefesin taşları oynattığı bir yer bulması gerekiyor insanın. Topraktan gücünü alan, karşılığında ona kökleriyle sarılan bir söğütün yerini bulduğu gibi.

“Kimsin?” ya da “Nerdesin?” diye sormadan, gücünü aldığı bir yer bulması gerekiyor.

Yeryüzündeki ilk nefesin alındığı  günden nefsini terkedip toprağına ihanet eden son insana kadar. Yıkımları ve savaşların nedenini varoluşun hicvinde aramak gerekiyor.

Başka, kendinden çok uzakta bir yerde gücünü bulmaya çalışan insana ulaştığında toprağını elinden alırsan eğer, belki son olmayacaksın. Nefsini terkeden insanlardan birisi olacaksın sadece.


Kötünün bilincindeki kan dolu dünya bir yansımadır. Bir ayna gibi değil, kendi gözlerindeki perdenin gerçek bir yansımasıdır. Sahte gözlerinden bakıp yakıp yıktıklarını şovalesindeki tuvale yerleştiriyor silah darbeleriyle. Kan dolu resimlere imzasını atıyor, bilincini gerçeğe dönüştürüyor.

Ne sen sergidesin, ne de baktığın bir sanat eseri insanoğlu.

Var oluşun hicvinde koca bir dünya çalkalanıyor.

4 Kasım 2016 Cuma

Limon Yaprağı

Belki birşeyler öğreniriz birbirimizden,
Okumak zor ya hani,
Herkesi adam etmiyor bilirsin.
,
Ben okurum seni,
Sen beni adam edersin belki.

Yırpranmış sayfa köşelerinden öperim.
Belki satır satır altını çizerim
Önemli yerlerinden desem olmaz
Her yerin önemli senin gerçi

Insanın canı sıkılıyor ya bazen
Adımı yazarım oralara belki
Belki imzamı atarım
Şöyle kuyruklu fiyakalı olanından,
Kalemime acımadan.

Limon yapraklarının kokusu tükenmiyor.
Yıllarca saklanır bir tanesi belki...
Kendi boyutuna tonlarcaymışcaşına,
Ezilir yapraklarının arasında.
Kitap kokunla karışır limon kokusu.
İçime çekerim.

Çaykovski, mozart, vivaldi, nazım, orhan, balzac, güler ara ve daha nicesi...
Onlar ilhamını alsın diye oluşmadı mı bunca karmaşa?
Kimisi sağırdı, kimisi kördü, kimisi topal.
Okumak zordu hani?
Yazdılar!
Çizdiler!
Çektiler!
Okudular!

Bende okuyacağım. 
Okumak işte seni sayfalarca.
Limon kokunla, sayfa köşelerinden.

Mahşere kadar

Kozun hikayesi çok farklıdır.
Kor olmadan önce saçtığı her kıvılcımında,
Binbir geceden daha tutkulu masallar vardır.
Kendi güneşleri etrafında savrulan gök cisimleri gibi kavrulup ışık saçarlar.
Bir kaç nefeslik bir hayata tüm umutlarını sığdırarak.

Karanlıklar aydınlanır,
Keremler yanar.

Kozun hikayesi gerçektir!
Dokunduğunda can yakar.
Kimilerinin hadlerine olmayan yerlere dokunduklarında 
Senin canının yanması gibi.
Can yanınca herkes kaçar ateşten,
Umutları pahasına... 
Kıvılcım taneleri masum tabi. 

Gök yüzünde hep bir şeyler oluyor. 
Yanan yanana, kaçan kaçana..

Savaş alanı gibi duman duman ortalık.
Gönüllerin sevemediği,
Gözün gözü görmediği tek yerdeyiz.

Dumanına, yangınına katlanarak görmek bir tercihtir. 
Rüzgar taşır kıvılcımların umudunu
Bundan olur yangınlar.

Savaş alanı gibi kan revan ortalık.
Kıvılcımdan mahşer yangınlarına kadar,
Her şeyin sonunda kozun hikayesi gizlidir.

Zifiri karanlık içinde kalanların umutları pahasına,
Kora, ateşe, savaşa ve mahşere kadar,
Duman kokusu, kan ve ter damlasıyla.
Koz gibi yanmaya.

Black Mirror 6. sezonda neler anlatıyor?


Hayatın getirdikleri bir anlamda bizden götürdüklerine denktir. Kazanmanın verdiği sevinci yaşarken kazanmak için yaptığımız fedakarlıkların bizden neler götürdüğünü düşünmeyiz.

Cebimize, hayatımıza, aklımıza giren o şey ne kadar değerli olursa olsun, onun için harcadığımız en önemli şey sosyal ilişkilerimizdir. Daha da değerlisi zamandır.

Buna belkide yüzyıllardır hayattaki en acımasız gerçek kılıfını giydirdik. Kazanmanın sevinciyle gerçek mutluluğun yerine yüreğimizdekileri serbest bırakmamayı tercih ettik. Kişisel ideal özgürlük yerine "ideal benlik"lerimizin peşinden koştuk.

Bu tarafı hep düşündük ama yapacak cesareti bulamayanların sayısı oldukça fazla. İdeal özgürlüklerini seçen onlarca insanı tanıma fırsatını kaçırdık. Çünkü onlar böyle istediler. Biz de onları unuttuk.


Black Mirror "Nosedive" bölümünde tam da bu ayrımdan bahsediyor. İdeal benliği peşinde koşan üyelerin bulunduğu popülasyonun içerisinde sosyopatlaşmış bir karakterle bizi tanıştırıyor. İlk sahnelerde gelecekte yaşam şartlarının nasıl olacağına dair yorumları izliyoruz. Black Mirror ekibi teknoloji tualini yine çok iyi kullanıyor. Karakterimiz klasik ana kahraman dögüsünde. Yuvasından uzaklaşıp bir başkalaşım geçiriyor ve kendini buluyor.

Kast sistemini bilirsiniz. Toplumun tabakalar halinde olduğu, tabakalar arası sosyal alışverişin bulunmadığı bir dünyayı atlattık. Ama kafasını hala yaşıyoruz. Görünen o ki yaşamaya devam edeceğiz. Bu bölümde de karşımızda teknolojik gelişmelerin getirdiği bir kast sistemi var.


Günlük yaşantı içinde karşılaştığınız herkese oy verebilmek, tanıdığınız tanımadığınız herkesi değerlendirmek nasıl sonuçlar doğurabilir? Bugün cep telefonlarımızda bulunan uygulamalara nasıl not veriyorsanız bu da öyle. Üstüne üstlük bu değerlendirmelerimiz tüm insanlar tarafından görülebiliyor. Trafik kurallarını ihlal eden birini, toplum düzenini tehdit eden birini gördüğünüz anda düşük puan vererek hayatını etkileyebiliyorsunuz. Mahkeme yok, yargıç yok; direk sonuç var.

İyi bir fotoğraf paylaştığınızda beğenilerinizle ortalamanız yükseliyor. Yüksek puana sahip insanlardan prestijli notlar alınca daha hızlı yükseliyor ortalamanız. Yetenekliyseniz ve insanlar sizi seviyorsa elit tabakaya yükseliyorsunuz.


4 yıldızın üzerindekilerin girebildiği bankalardan kredi çekebiliyor, daha yüksek ortalamayla daha iyi bir hayata sahip oluyorsunuz.

Böylece hayatınız puanınız oluyor. Her şeyi onun için yapmaya başlıyorsunuz. Bu size bugünün cüzdanlarını hatırlatsın.

Buraya kadar güzel değil mi? Bence de güzel. Ancak unuttuğumuz şey insan olduğumuz.
Görünüşünü sevmediğimiz birine düşük puan verebiliriz. Çok değerli çocukluk arkadaşımızı düşük puanla görünce onun hakkındaki yargılarımız anıları yıkacak derecede değişebilir. Gittiğiniz restoranda üzerinize şarap döken garsonu azarlamak yerine düşük puan verebilir, işinden olmasına sebep olabiliriz. Kıskançlıklarımızı, öfkelerimizi buraya dökebiliriz.


Bugüne kadar sosyal eleştiriler ve dünya yaşamının gidişatı hakkındaki haklı görüşleriyle  beğeni toplayan yapımın en mantıklı eleştrilerinden birisiyle karşılaştık. Mental olarak günümüze çok yakın, zaman dilimi olarak alabildiğine uzak bir eleştiriyle.

Onca zaman sonra değişen tek şeyin yaşam şartları olduğu, insanoğlunun hala aynı kafaya sahip olduğu bu gelecek o kadar da "uzak" değil aslında.

25 Nisan 2016 Pazartesi

Diyojen'in Gölgesi


Evden kaçıyor gibiyim, her anımda böyle bir hisle yaşamanın zorluğunu elbette siz insanlar bilmezsiniz. Hepinizin evi gibi hissettiği yerler, kendinizi bulduğunuz eşyalar mutlaka vardır. Sarılıp uyuduğunuz insanlar, en sevdiğiniz yemekler, televizyon programları, rahat koltuklarınız mesela, bir kaçı bir araya geldiğinde sevinç çığlıkları atar içiniz. Ben ve hayatımdaki sürüklenme efekti bitmeyen yolculuklarla hep evden kaçıyormuş gibi bir his oluşturuyor içimde.

Sahibi olduğumu düşündüğünüz onlarca şeyin kafamda birer imgeden ibaret olduğunu söylemeye çalışıyorum. Böylesine bir yuvarlanmada giderek hız kazanan hayatım, yamacın eğimine aldırmadan ilerliyor. Duracağını düşünemiyorum. Bütün isteklerim, yuvarlanan hayatımın karşısına yamaçta bir engebe olarak çıkıyor.

Ne mi oluyor dersiniz?

Dönmüş başımın etkisi ile ulaşabildiklerimi bu hiç durmayan küreye, yani hayatıma, dahil etmeye çalışıyorum.Siz fizik mi dersiniz, kader mi, yazgı mı ne derseniz deyin. Küre giderek hızlandıkça elini kırılma pahasına çıkarmak ve hayalinizi içeriye almak zorlaşıyor. "Fizik işte, hayatın fiziği!" diyenlere bir sözüm var:

- Çarpışmanın etkisini bilirsiniz. Giderek daha şiddetli olmaya başlıyor, hayatımın hayallerimle olan yakınlaşması.

İçeriye giren biraz eğik biraz bükük, yapısına göre kırık ya da tamamen paramparça oluyor. Yamaçta durduğu gibi değil içerideki hayaller ve içerisi dışarıdan gözüktüğü gibi değil.

Şimdi de hepinizin bu satırları okuma sebebini biraz da laubalilik ederek söylüyorum:

Ölümün gerçekliği!

Bir çok düşünürü sevdim hayatımda. Diyojen yuvarlanır mıydı bilmem ama biricik isteğini kocaman İskender'den diledi. "Gölge etme başka ihsan istemem". Bir fıçıya oturup hayatın getirdiklerini onun hayattan beklentilerini, durmadan bir bilimin temellerini atacak şekilde düşünen bir insan çevresinde nasıl karşılanır? İskender ile karşılaşması, ister gerçek olsun ister uydurma, şanş mıydı? Bugün biz en parlak ışıklara sahipken, daha o zamanlar gaz lambasıyla "adam" arayan bir "deli"nin fıçısının başında koskoca İskenderin ne işi vardı? Bu Diyoje'nin hayatında bir şeyi değiştirdi mi?
Hayır değiştirmedi...

Yüz yıllar sonra bizler Diyojeni alıp koyduk dostlar sofrasına. Felsefesini anlamaya yer verdik hayatımızda ve azıcık dili döneni modern filozof ilan ettik. Oysa onlar o fıçının içine hiç girmediler, Biz de girmedik.

Biz Diyoje'nin hayatında hiçbir şeyi değiştiremedik. Belki İskender ihsanlı bir adamdı ve gitti hemen başından ya da gitmedi farketmez, ama biz yeteri kadar gölge ettik.

Hani dedim ya kürenin içi dışarıdan gözüktüğü gibi değil, fıçıda öyle kendisine.

İçine girmeyen bilemez.

25 Nisan 16 13.30
Bir trende...

Copyright © fikir silsilesi

Tasarım: Anders Noren | Blogger Temaları: NewBloggerThemes.com | Türkçeleştirme: Karamsar Temalar